İNSAN DAVRANIŞI. 1

1. BEŞ İLE ON İKİ YAŞ ARASINDA SOSYAL VE DUYGUSAL GELİŞİM... 1

2. ON   İKİ İLE ON SEKİZ YAŞ ARASINDA SOSYAL VE DUYGUSAL GELİŞİM  2

2.1 Özdeşleşme. 3

2.2.  Ergenlik Çağında Arkadaşlık. 4

3. TEMEL GELİŞİM SÜREÇLERİ. 5

3.1. Çocukluk Süresince Biyolojik Etkiler. 5

3.2.Çevrenin Etkisi6

3.2.1. Ekonomik Düzey. 6

3.2.2. Okul yaşantısı6

3.2.3. Aile içinde etkileşim türü. 7

3.2.3.1 Bilinçli otorite (authoritative)7

3.2.3.2 Baskıcı otorite (authoritarian)7

3.2.3.3. Sinirsiz hoşgörü (permissive)8

3.2.4. Etkileşim Faktörü. 8

4. YETİŞKİNLİK VE YAŞLANMA.. 8

4.1. Yetişkinlik ve Yaşlanma Süresince Bedensel Gelişim.. 9

4.1.1.  Yetişkinlik ve  Yaşartma  Bilişsel-Gelişimi9

4.1.2. Sosyal ve Bilişsel Gelişim.. 9

5. ÖLÜM SON AŞAMA.. 11

SONUÇ.. 13

İNSAN DAVRANIŞI

1. BEŞ İLE ON İKİ YAŞ ARASINDA SOSYAL VE DUYGUSAL GELİŞİM

  Çocuğun bu gelişim döneminde çocuk okula gitmeye hazırlanır. Bu gelişim döneminde  çocuktan ba­zı zihinsel ve sosyal beceriler kazanması beklenir. Çocuk beklentilerin farkın­dadır ve okuldaki başarısı beklentilere uyarsa kendisini başarılı, uymazsa başarısız olduğunu anlar. Erikson çocuğun sosyal gelişmesiyle ilgili kuramında bu devredeki iki uçlu boyutu çalışma (industry) ve aşağılık (inferiority) duygusu olarak tanımlar. Proje, bireyin okulda öğrenmesi gereken yetenekleri  kaza­nabilmesi gereken çabayı ifade eder; aşağılık duygusu çocuğun başarısız ol­duğu zaman kendisini nasıl algılayacağını belirtir.

  Erikson, çocuğun ilk yaşlarda kazandığı temel güven duygusuyla okulda­ki başarısı arasında bir bağlantı olduğunu savunur. İyi bir aile ile  ilişki orta­mı içinde yetişen çocuk, temel güven duygusunu kazandığı için, okulun ken­disine getirdiği yeni öğrenme aşamalarını korkmadan karşılayabilir ve başarı­lı olur. Temel güven duygusunu kazanamamış çocuklar ise tam başarı göste­remezler.

  Bilişsel gelişmesinin hızlı olduğu ve okulda birçok başarılar  öğrendiği bu dönemde  çocuğun sosyal ilişkilerinde de bir süreklilik ve tutarlılık görülür. Okula başlamadan önce kız veya erkek demeden karışık bir biçimde grup ku­ran ve oynayan çocuklar, ilkokul çağında kendi cinsinden olan çocuklarla oyun oynamayı yönlendirilirler . Freud’un kuramını izleyen psikologlar bu davranışı Örtük (latent) cinsiyet dürtüsüyle açıklarlar. Onlara göre cinsel dürtü ilkokul devresinde örtük bir biçimde gelişir ve davranışta kendini göstermez.

  Kohlberg ise, bu dönemde  çocukların kendi cinsiyetlerinin sürekliliğini keşfettiklerini ve eşcinsel grup içinde seks rollerini öğrenmeye başladıklarını ileri sürer . Bu devre için söylenebilecek en olası belirti , bu yaştaki ço­cuklar arasında arkadaşlığın gittikçe önem kazandığıdır. Arkadaşlığın önem kazanması, bundan sonraki ergenlik devresinde de sürer ve yaşıt gruplarının baskısı, ailenin etkisine aynı, hatta ondan daha da üstün olmaya başlar.

  Çocuk arkadaşlıklarının  nasıl geliştiği ve hangi boyutları kapsadığı psikologların gittikçe ilgisini çeken bir alan olmaya başlamıştır. Bu konuda şu sorular psikologların ilgisini çekmektedir.Çocuk en erken hangi yaşta “arka­daş” bulmaya başlar? Çocukluk arkadaşlığı ne kadar sürer? Arkadaşlık kurmada çocuklar arasında farklılıklar var mıdır ve farklılıklar ileriki yaşlar­da da devam eder mi? Bu tarz  çalışma araştırmaları bizi sosyal ortamın çocuğu nasıl ve ne yönde etkilediği konusunda aydınlatıcı bulgulara götürür.

2. ON İKİ İLE ON SEKİZ YAŞ ARASINDA SOSYAL VE DUYGUSAL GELİŞİM

  Özdeşleşme ve arkadaşlık bu dönemdeki sosyal ve duygusal gelişimin iki önemli yönünü oluşturur. Bunlar özdeşleşme süreci ve daha sonra ergenlik çağındaki arkadaşlık konusudur.

2.1 Özdeşleşme

  Bu döneme  ergenlik çağı adını veriyoruz. Ergenlik çağında gelişmekte olan bireyin kendi benliğini anlaması ve  tanımlaması, başka bir de­yişle özdeşleşmesi (identity acvhievement) en önemli basamağı oluşturur. Erikson bu aşamada bireyin, hem cinsel hem de mesleksel olarak, benliğim oluşturma çabası içinde öldüğünü düşünür. Erikson kuramını temel alarak araştırmalarını sürdüren James Mar­da (1980) özdeşleşmeyi şu boyutlar içinde değerlendirir:

  • Benlik  içseldir. Birey tarafından yapılandırılır.
  • Dinamiktir. Bireyin yeteneklerini, inançlarını ve her alandaki yaşantılarını kapsar.

  Marciana göre bu yapı ne kadar iyi gelişirse, birey kendi özelliklerin inve bireyselliğinin o kadar farkında olur ve kendisinin kuvvetli ve zayıf taraflarını o kadar.Bunun sonucu olarak da daha, gerçekçi bir kişilik anlayışına ulaşır. Marcia özdeşleşme statüsü (identity: status) adını verdiği dört basamaklı bir kuram ileri sürer. Basamaklar sıra içinde gelişir.Marcia özdeşleşme statüsü (identity: status) adını verdiği dört basamaklı bir kuram ileri sürer. Basamaklar sıra içinde gelişir, ne var ki herkes basamakların tümünü gelip üremeye bilir. Bunlar:

Dağınıklık (moratöriura): Birey özdeşleşmesini oluşturmak için var olan seçenekleri henüz gözden geçirmemiş ve bir seçim yaparak kendini bir özdeşleşmeye adamamış ya da bağlamamıştır.

Körü körüne bağlılık (foreclösure): Birey kendisine daha önce öğretilen anne babanın görüş ve değerlerine körü körüne bağlıdır. İncelemeden ve kendisi bu konuda önemli bireysel bir deneyim geçirmeden, sanki kendi de­ğerleriymiş, gibi anne babanın  görüş ve değerlerini sürdürür.

Askıya almak (diffusion): Birey özdeşleşme krizinin tam merkezindedir. Daha önce inandığı bütün değerleri yeniden gözden geçirir. Bu dönemde bi­rey, henüz hiçbir görüş ve değere bağlanmadığı için, kendini havada hisseder.

Özdeşleşmenin başarılması (identity. achievement): Birey değer ve gö­rüşleri gözden geçirmiş ve kendi için en uygun bulduğu bir özdeşleşmeye kendini adamış ve bağlamıştır. Özdeşleşme geniş kapsamlıdır. Bireyin içine genel yaşam ve mesleksel amaçlarım alır.

  Araştırmalar, özdeşleşmenin başarılmasının 18-24 yaşlan arasında gerçekleştiğini gösterir. Erikson aşamaların daha erken yaşlarda oluştuğunu ile­ri sürmüştü. Araştırma sonuçları ise, özdeşleşme gelişmesinin uzun süre de­vam ettiğini ve bireyden bireye değişen bir gelişim temposu gösterdiğini kanıtlamaktadır.

2.2.  Ergenlik Çağında Arkadaşlık

  Bireyin en büyük bilişsel, duygusal geliş­me gösterdiği ve her şeyi eleştirip, soruşturup kendine özgü yeni bir dünya kurmaya çalıştığı ergenlik çağında (adoîescence), gencin dayanabileceği en önemli güven kaynağını arkadaşlık oluşturur. Her konuda dengesizlik içinde olan ve denge oluşturmaya çalışan çocuk, arkadaşlık konusunda dengesizlik içinde değildir. Bu yaşlarda yaşıtlarının çocuk üzerindeki etkisi, çoğu kez ai­lenin etkisi kadardır, hatta bazı ülkelerde ondan da büyüktür.

  Amerika Birleşik Devletlerinde bu yaş grubuna, "onlu yaştaki kimse" an­lamına gelen teenager adı verilir. Bu grup on üç ile on dokuz arasındaki yaş­ları kapsar. Teenager’lık döneminin kendine özgü belirli psikolojisi olduğu kabul edilir ve doğal olarak herkesin bu aşamadan geçmesi beklenir. Türki­ye'de biz böyle bir kategori geliştirmiş değiliz. Bu yaştaki çocukların daha ön­ceki yaşlarda olduğu gibi, her şey üzerinde kolaylıkla aynı görüşleri paylaş­madığını biliriz, ne var ki arkadaş grubunun aileden daha önemli olduğunu söyleyemeyiz. Amerika’da yapılan araştırmalar 13-15 yaşları arasındaki çocukların en çok arkadaş grubunun etkisinde kaldığını gösterir. Kendine güveni en az olan, özdeşleşme gelişmesinin en karışık noktasında bulunan bireylerde  arkadaşlar daha fazla etkin olur.Bilişsel gelişim inde formel operasyonlara geçmiş, ahlaksal gelişiminde belirli ilkelere ulaşmış birey arka­daşlarının etkisinden bağımsız karar  verebilir.Yapılan araştırmalar aileyle olan ilişkinin kuvveti ve türünün en önemli etkenlerden biri olduğunu göste­riyor. Görülüyor ki duygusal gelişim, bilişsel gelişim, ahlaksal gelişim ve sos­yal gelişim el ele gitmekte  birbirlerini etkileyerek bireyin gelişiminin tümünü belirlemektedir.

3. TEMEL GELİŞİM SÜREÇLERİ

  Bireyin gelişiminde önemli rol oynayan biyolojik kaynakları ve çevre dengelen etkilere, yetişkinlik devresine geçmeden  önce bire­yin doğuştan getirdiği biyolojik etkenlerin olduğu kadar çevrenin de gelişim üzerindeki etkisini böylece iyi belirtilir.

3.1. Çocukluk Süresince Biyolojik Etkiler

  Çocuğun biyolojik gelişiminin altında olgunlaşmanın yattığını artık ke­sinlikle biliyoruz. Boyumuzun uzaması, elin kolun büyümesi için yeni bir be­ceri öğrenmemize gerek yok. Zamanı gelince organlar gelişmesini yapar, za­manı gelince bu gelişme durur. Bebeğin oturması, emeklemesi, yürümesi gibi hareketin gelişmesi de olgunlaşmaya dayalı bir süreçtir.

  Düşüncenin ve algılamanın  gelişmesinde de olgunlaşma önemli bir etkendir. Beynin gelişmesi çocuk doğduktan sonra devam eder ve miyelinlenme yoluyla sinir hücreleri birbirlerinden daha bağımsız bir uyarma ve uyarılma ola­nağına imkan sağlar. Miyelin tabakası oluşurken beyinde başka bir süreç daha yer alır. Hücreler birbirleriyle bağlantı kurmaya ve işlevsel gruplara ayrılma­ya başlarlar. Her iki süreç de olgunlaşmaya bağlıdır (Tanner,,/1970).: Olgun­laşmaya bağlı bu iki süreç, beyinde yer almadan  ayakkabının bağını bağlamada gerekli olan el kol hareketlerini bireyin koordine etmesi, bununda Öte­sinde, daha açık seçik düşünebilmesi olanaksızdır. Buradan anlaşılıyor ki olgun­laşma, bilişsel süreçlerin temelinde bulunan gerekli bir aşamadır.

3.2.Çevrenin Etkisi

  Biyolojik süreçler gelişmenin temelini ve her aşamanın zamanını belirler ama gelişmenin içeriğini etkileyen önemli faktör çocuğun içinde yetiştiği çev­renin özellikleridir. Aşağıda çevrenin üç ana boyutuna incelenir. Bunlar:

·  Ekonomik düzey

·  Okul yaşantısı

·  Aile içinde etkileşim türü

3.2.1. Ekonomik Düzey

  Amerika Birleşik Devletlerinde fakir ortamdan gelen çocukların zihinsel gelişmelerinin, zengin aileden gelen çocuklara göre da­ha yavaş olduğunu yapılan psikolojik araştırmalar göstermiştir. Bu farklılık 4 yaşından itibaren etkisini gösterir. Hem zeka hem de bilişsel ge­lişme ölçümlerinde kendini gösteren bu farklılık nereden kaynaklanır? Çev­redeki hangi özellikler bu sonuçlara götürür?

   Bu sürecin nedeni çocuğun beslenme biçiminde yatar. Fakir ortamdan gelen çocukların aileleri ya cahillik yada parasızlık sonucu daha yetersiz beslendiklerinden, doğumun ilk günlerinden itiba­ren beslenme farklılıkları doğmaya başlar. Fakat Amerika’daki araştırmalar, yetersiz beslenme faktörünü ortadan kaldırdıktan sonra da, fakir ortamdan gelen çocukla, zengin ortamdan gelen çocuk arasında zeka ve bilişsel gelişim farklarını ortaya koymuştur.

  Amerika’da fakir annelerin çocuklarına daha az ilgi gösterdiklerini, çocuklarına karşı daha sert davrandıklarını ve çocu­ğun ilgi ve isteklerini pek hesaba katmadan kendi isteklerini birinci planda tuttuklarını göstermiştir. Annelerin bu tip davranışları, çocuğun zihinsel ve duygusal gelişimini önler. Görülüyor ki, çocuk yeterli gıda alsa bile, bizzat fa­kirliğin kendisi, zihinsel gelişimi önler. Fakirlikle beraber gelen bir etkileşim türü vardır. İşte esas sorun, çocuğun anne babasıyla bu cins etkileşiminde yatar.

3.2.2. Okul yaşantısı

  Okula gitmeyle bilişsel gelişim arasında bir ilişkinin bulunduğu gözlenmiştir. Okula giden çocuklarda elle tutulur, gerekse formel operasyon devrelerinin gelişimi, okula gitmeyen çocuklara göre daha hızlı olmuştur. Okula gitmeyen çocukların büyük bir kısmı formel operasyonları geliştireme­mişlerdir (Sharp, Gole, & Lane, 1979).

  İçinde bulunduğu bilişsel aşama, onun çevresine uyum yapmasında ye­tersiz kaldığı zaman, çocuk bilişsel gelişimin bir aşamasından diğer bir aşa­masına geçer. Demek oluyor ki, formel operasyonları gerekli kılan bir çevre yarattığı için okul yaşantısı çocuğu gelişmeye zorluyor. Okula gitmeyen ço­cuk böyle bir gereksinmeye sahip değildir. Daha önce okula gidemeyip sonra okula gitme olanağı bulan çocuklarda formel operasyonların süratle geliştiği gözlenmiştir. Bu gözlem Piaget’nin kuramını destekler.

3.2.3. Aile içinde etkileşim türü

  Aile için­deki bireylerle çocuğun kurduğu ilişki, çocuğun gelişimini etkileyen en önemli etken olarak kendisini gösterir. Burada sorulacak soru şu­dur: “Hangi tür aile ilişkisi çocuğun gelişmesinde en: verimli ortamı ya­ratır? Baumrind (1972) üç: çocuk yetiştirme türü tanımlar.Bunlar

3.2.3.1 Bilinçli otorite (authoritati­ve)

  Çocuğun aile içinde önemli bir insan olduğu kuşkusuz kabul edil­miştir ve anne baba çocuğa sevgi, il­gi ve onun gereksinmelerine duyar­lılık gösterir. Sevgi ve ilginin yanı sıra, çocuğun neyi yapabileceği ve neyi yapamayacağı açık ve seçik bir biçimde belirlenmiştir ve temel ilkelerden hiçbir zaman vazgeçilmez.  Örneğin, çocuk konuştuğu zaman onun söyledik­leri dikkatle dinlenir ve her sorusuna, çocuk tatmin oluncaya kadar sabırla cevap verilir. Ancak, çocuğun kendi oyuncaklarını kendisinin toplaması söy­lenmişse bu görevinden hiçbir zaman affedilmez.

3.2.3.2 Baskıcı otorite (authoritarian)

  Çocuktan yalnızca itaat etmesi beklenir.Onun düşünmeye, konuşmaya, ve kendisine özgü bir dünya geliştirmeye hakkı yoktur.

3.2.3.3. Sinirsiz hoşgörü (permissive)

  Çocuğun her istediği yapılır, çocuğa hiçbir sınır tanınmaz, hiç ceza verilmez.  Gelişim psikologları, bu üç çocuk yetiştirme türünden ilki olan bilinçli otoritenin en verimli çocuk yetiştirme tarzı olduğunu söylerler. Bilinçli otori­tenin hâkim olduğu ilişkilerden oluşan bir aile çocuk  gelişimini daha iyi sağlar  ve yalnız bilişsel yönden değil, duygusal ve sosyal yönden de başarılı olur.

3.2.4. Etkileşim Faktörü

  Biyolojik etkenler ve çevre özellikleri her bireyde sürekli etkileşim halin­dedir. Çocuğun kendini algılayışı, kendi­ne güven derecesi ve cinsiyet rolünü benimsemesinin hızı, erginlik gelişmesi­ni iki, veya üç yıl gecikmeyle yapan diğer bir çocuktan farklı olur.

  Yalnız bedensel özellikler değil, zihinsel özellikler de çevreyle etkileşim halinde bireyin davranışını yönlendirilir. Konuşkan çocuk, az konuşan ço­cuktan daha farklı bir etkileşim geliştirir. Cinsiyetin sürekli olduğunu daha Önce kavrayan çocuk, bunu geç kavrayan çocuktan daha farklı arkadaşlıklar geliştirir. Bilişsel gelişmesi süratle oluşmuş ve formel operasyonlar devresine girmiş biri, formel operasyonlara girmemiş yaşıtına göre, daha farklı bir okul başarısı ve arkadaş grubu geliştirir. Söylediklerimiz, çocuğun bir bütün ola­rak geliştiğini gösterir. Bedensel, bilişsel, sosyal ve duygusal gelişme alanları birbirleriyle ilişki halinde, birbirlerini etkileyerek gelişir.

4. YETİŞKİNLİK VE YAŞLANMA

  Yetişkinlik çağında da öğrenmeye ve bir anlamda gelişmeye devam ede­r. Son zamanlarda yaşam boyu gelişme psikolojisi (life-span developmental psychology) bir alan olarak Amerikan psikolojisine girmiştir. Bu alanı incele­me konusu olarak seçen psikologlar, gelişme sürecinin çocuktaki kadar belir­gin olmasa da, yetişkinde de kendine özgü bir biçimde devam ettiğini kabul ederler. Bunlar:

4.1. Yetişkinlik ve Yaşlanma Süresince Bedensel Gelişim

  İnsan bedeninin en verimli çalışma devresinin 25-30 yaşları arasında gerçekleştiğini gözlemiştir. Otuz yaşından sonra bireyin bedensel faaliyetlerinde yavaşlama başlar. Bu yavaşlama bireyin organlarının yenilenmemesinden kaynaklanır. 25-30 yaşı­na kadar insanların ciğer ve kalplerinde bol miktarda yedek hücre bulunur. Otuz yaşından sonra yedek hücre sayısı azalır ve harcanan hücrelerin yerine yenisi konmaz. Azalan hücreler kalp ve ciğer kapasitesini düşürür. Bireyin bedensel ve zihinsel faaliyeti, hücre kaybının az ya da çok olmasını etkiler.

  Bedenen faal olan insanlarda hücre kaybı az olur.  Bazı 50 yaşındakiler faal olmayan 30 yaşındaki kişilerden daha iyi durumdadır.

  4.1.1.  Yetişkinlik ve  Yaşartma  Bilişsel-Gelişimi

  Yetişkinlerin ''zihinsel yetenekleri "üzerine yapılan  son araştırmalar {Sehâl- et 1980), gençlik dönemine kıyasla problem çözmede bir yavaşlama olduğunu, ancak yaşantıların birikiminden doğan tecrübenin verdiği avantajdan dolayı zihinsel kapasitenin anlamlı bir kayba uğramadığım ortaya koymuştur.

Yaşlılarda görülen bilişsel fonksiyonların kaybı en aza indirgenebilir. Bunlar:

a)  Bireyin kan dolaşımında meydana gelen amalardan dolayı kanın beyine yeterli miktarda gidememesi, örneğin, kalp krizi geçiren kimse, ana veya kıl­cal damarlarının bir kısmını kaybederse, zihinsel etkinliğini önemli ölçüde kaybeder.

b) Sosyal ve zihinsel yönden yalıtılmış bir yaşam yaşayan bireyler, öğrenmeye meraklı ve insanlarla sürekli ilişki İçinde bulunan kişilere göre zihnen daha çabuk çökerler. Bedensel bakımdan faal olan, okuyan, öğrenen ve diğer insanlarla sürekli ilişki içinde olan bireylerin yaşlanması, onların zi­hinsel güçlerinde önemli bir değişikliğe neden olmaz .

4.1.2. Sosyal ve Bilişsel Gelişim

  Erikson’un gelişme kuramında yetişkinlikle ilgili üç ikilem yer almaktadır. İlk ikilem 20 yaşları civarında meydana gelir .Yakın ilişkiler kurma ve yalıtılma (isolation) uçlarından oluşur. Bireyler diğer insanlardan bağımsız yaşamak ve ayrılıklarını sürdürmek istedikleri sürece, içli dışlı yakın bir ilişki kuramazlar. İçli  dışlı yakın ilişki kurmak iste­yen kimse, kendiyle diğer bir kişi arasında bir kaynaşma ister. Kendi özdeş­leşmesini gerçekleştirmiş bir kimse böyle bir kaynaşımdan korkmaz, çünkü belirli bir düzeyde sürekli olarak kendi varlığının ve amaçlarının farkındadır. Özdeşleşmesini gerçekleştirememiş bir kimse içli dışlı ilişkiler kurmaktan korkar.  Çünkü öbür kimseyle olan ilişki içinde kaybolup gitmekten çekinir. Böyle bir çekingenlik kişileri diğer kimselerden yalıtır ve sosyal yaşam bakı­mından fakir bir ortama götürür.

  Yirmi yaşların ortasında başlayan ve 40 yaşlarına kadar süren diğer bir ikilem üreticilik (generativıty) ve durgunluk (stagnation) uçlarından oluşur. Erikson’a göre bu devrede birey zevk için cinsel ilişkinin ötesine geçer ve ço­cuk yetiştirmeyi daha birinci plana almaya başlar. Çocuk yetiştirme üreticili­ğin bir yönüdür. İşte üretkenlik, sanatta üretkenlik, meslekte üretkenlik bu devrenin özelliğini oluşturur. Birey üretkenlik durumuna geçemiyorsa yaşa­mına bir durgunluk ve anlamsızlık gelir. Orta-yaş krizi olarak bilinen bu du­rumu inceleyen psikologlar, Erikson’un ikilemiyle orta yaş krizini ilişki içinde görürler (Levinson, 1980; Gould, 1980). Orta-yaş krizi içinde olan birey yaşa­mına anlam veren bir amaç  bir ilişki  bir meslek arayışı içindedir. Demek oluyor ki, üreticilik halini gerçekleştiren ve yaşayan yetişkinler, durgunluk halini ve dolayısıyla orta yaş krizini yaşamazlar.

  Erikson’a göre en son aşama şu ikilemden oluşur: Benlik kaynaşımı (ego integrity) ya da çökkünlük (despair). Gittikçe yaşlanan ve ölümün yaklaştığı­nı gören birey ya kendi varlığını ve benliğini, kendisinden daha üstün ve sü­rekli bir düzenle kaynaştırmayı becerir, veya ölümle birlikte yok olacağına inanarak çökkünlük ve bunalıma düşer. Yaşamını gözden geçirip, kendisini aşan bir düzeni arayış, çocukların evlenip evden ayrılması, emekliye ayrılma, kendi yaşıtından birinin ölümü gibi olaylarla başlayabilir.

  Erikson’un gelişim aşamasını kabul etmeyen psikologlar kendi gelişim kuramlarını savunurlar. Bazıları birbirini izleyen artan ve ya azalan aşamalar yerine bireyin kişilik özelliklerinin sürekli oluştuğu bir sosyal ve duygusal gelişim düzeni iddia ederler.

  Sosyal sınıf kavramı, da kuvvetli bir kavramdır. Neugarten (1975) zengin ve fakir ortamdan gelen bireylerin yetişkinlik süresinde evlenme, okula, git­me, çocuk sahibi olma gibi davranışlarının ayrı  zamanlarda oluştuğunu göstermiştir, Zenginler daha geç evlenmekte, daha az çocuk sa­hibi olmakta ve uzun süre mesleksel  faaliyetlerini sürdürmektedirler.

5. ÖLÜM SON AŞAMA

  Türk toplumunda ölüm Allah’ın emri olarak bilinir ve dinine bağlı inançlı bir kişinin, ölümü yaşamın diğer olayları gibi doğallıkla kabul etmesi beklenir. Ölen  birisinin yakını öldüğünde, o kimseye Al­lahın emri şeklinde bir hitapta bulunulurdu. Şimdi o ifade, sebebini bilinmeyen nedenlerden ötürü Başınız sağ olsun  a dönüştü. Amerikan toplumunda yakını ölen bir kimseye Türkçe’de olduğu gibi söy­lenecek bir kalıp ifade yoktur. “Üzgünüm" ifadesi kullanılır. Aynı ifade çoğu kez Affedersiniz yerine de kullanıldığından, pek bir anlam taşımaz. Ameri­kan toplumu, gençliğe ve geleceğe yönelik bir toplum olduğundan, bizim kültürdekine benzer yaşlıya saygı kavramı yoktur. Ölüm konusu hiç konuşulmaz ve evinde rahat döşeğinde ölen kimseye ender rastlanı­lır. Hasta hemen hastaneye taşınır ve öleceği kesinleşen hasta, ölmesi bekle­nen hastalar odasına konur. Birey öldükten sonra, cenazesi bu işlerde uz­manlaşmış bir şirket tarafından kaldırılır. Ancak kimsesizlerin cenazeleri bu şirketlerin aracılığı olmadan kaldırılır.

  Yaşlıların ailelerinden ayrı olarak ölmesi ve gençlerin ölüm hadisesiyle ilgi­li hiçbir şey bilmemesi, bazı Amerikan psikologlarını ve düşünürlerini bu ko­nuda araştırma yapmaya ve yazmaya götürmüştür. Yaşlıların ailelerinden ayrı olarak ölmesi ve gençlerin ölüm hadisesiyle ilgi­li hiçbir şey bilmemesi, bazı Amerikan psikologlarını ve düşünürlerini bu ko­nuda araştırma yapmaya ve yazmaya zorlamıştır. Elizabeth Kupler Ross (1969) ve Schulz  Alderman (1974) araştırma ve yazılarıyla toplumu bu konu­da aydınlatmaya çalışmışlardır. Kupler Ross'un araştırmaları, ölümden sonra ruhun devam edeceğine inanan kimselerin ölümün acısını yenebildiklerini göstermiştir, ölümle birlikte varlıklarının tamamen ortadan kalkacağına ve bi­lincin ancak bedenle var olabileceğine inanan kimseler, büyük bir bunalım içi­ne düşerler. Aile içinde sevdikleri kimselerin arasında son nefesini vereceğini bilen kimseler, daha huzurludurlar. 

  Kupler Ross (1969) ve Schulz  Alderman (1974) araştırma ve yazılarıyla toplumu bu konu­da aydınlatmaya çalışmışlardır. Kupler Ross'un araştırmaları, ölümden sonra ruhun devam edeceğine inanan kimselerin ölümün acısını yenebildiklerini göstermiştir.  Ölümle birlikte varlıklarının tamamen ortadan kalkacağına ve bi­lincin ancak bedenle var olabileceğine inanan kimseler, büyük bir bunalım içi­ne düşerler. Aile içinde sevdikleri kimselerin arasında son nefesini vereceğini bilen kimseler daha huzurludurlar. 

  Türkiye'de endüstrileşme ve şehirleşme geliştikçe aile küçülmekte ve çe­kirdek aile yapısına dönüşmektedir. Büyük şehirlerde açılan Huzur Evleri Amerika'daki yaşlı evlerinin bir başlangıcıdır. Belki din ve kültür farkı bu ev­leri gerçekten huzurevi yapabilir. Ne var ki, para ve mülk kazanma hırsı gençlerin tek yaşama amacı haline gelen modern toplumumuzda, üretemeyen ve sadece tüketici durumunda bulunan yaşlı ve hastaların pek ilgi göreceğini sanılmıyor.

SONUÇ

  Gelişim psikologları yaşam boyunca  ortaya çıkan davranış ve bilişsel değişikliklerince  birer bir er gelişim olayını değişik yönlerden inceleyen farklı kuralsal yaklaşımlar vardır. Bu yaklaşımlardan biri, kişiliği doğuştan  getirdiği biyolojik oluşumlara önem verir ve belirli değişikliklerin belirli bir zaman düzenlemesi içinde biyolojik olarak programlanması anlamına gelen olgunlaşma kavramının gelişim sürecinin en önemli yönlerinden biri olarak görür.

  Bir diğer gelişimsel yaklaşım, gelişimin temelinde öğrenmeye yol açan çevresel etkenlerin yattığını savunur. Bu tezi savunan psikologlar kendi  ara­larında klasik koşullanma operant koşullanma ve  sosyal öğrenirle modellere göre farklı gruplara ayrılırlar. Ortak isyanları gelişmenin temelinde çevre koşullarından kaynaklanan öğrenme yaşantısının yattığını savunmalarıdır.

  Üçüncü görüş hem biyolojik, hem de Öğrenme yaşantılarının önemini  kabul eder, fakat çocuğun etkileşiminin gelişimin temelini oluşturduğunu savunur. Freud’un psikoanalitik görüşü, psikoseksüel gelişimini bireyin kişilik yapısının temelinde kabul eder. Erikson’un psiko sosyal gelişim kuramı ise, bireyin bağımsızlık atında, toplumun bireyi denetim altında tutma eğilimi arasında bir denge geliştirmenin, bireyin gelişiminin temelinde yattığını savunur. Öte yandan Piaget, çocuğun algılama ve düşünme biçimini oluşturan bi­lişsel gelişimi temel süreç olarak alır. Bilişsel gelişim bireyin biyolojik getirimleriyle çevrenin etkileşimi içinde oluşur ve biçimlenir.

  Doğumdan sonraki ilk iki yıldaki bilişsel gelişme nesnelerin sürekliliği ve iç temsil süreçlerinden oluşur. 2 ile 5 yıl arasında çocuk daha Önceki bilişsel gelişmeleri pekiştirir fakat bilişsel alandaki en önemli gelişmesini 5-12 yaş­ları arasında somut operasyonlar kazanmasıyla gösterir. Böylece çocuk iç temsilcileri somut olarak kullanabilir ve tüme varım türünden akıl yürütme­ye başlar. Ergenlik çağında çocuk formel operasyonlara ulaşmaya başlar ve somut operasyonlardan oldukça düzenli soyut matematiksel denebilecek tür­den düşünme düzenlerine ulaşmaya başlar.

  Bilişsel gelişmeye paralel olarak çocuğun ahlaksal düşünmesinde de değişiklikler gözlenir. Çocuk dış otoritelerin  ve toplumun kullandığı yanlış veya doğru kategorilerinden başla­yıp daha bireysel ve içerikleştirdiği bir ilkeler düzeni içinde ahlaksal yargılara ulaşmaya başlar.

  Sosyal gelişme bakımından ilk iki yılda çocuk temel güven duygusu ve temel bağlılıkları oluşturmayı gerçekleştirir. Temel bağlılık ve güven duygusu çocuğun kişiliğini ve davranışını ömrü boyunca etkiler. 2 ile 5 yaş arasında çocuk daha bağımsız olmaya doğru yönelir, ancak, bir yandan da arkadaşlık­lar oluşturmayı becermeye başlar. 5-12 yaş arasında çocuk gittikçe kendi cinsiyetinin ve cinsel rollerin farkına varmaya başlar ve bunun bir sonucu olarak, kendi yaşıtı hemcinsleriyle oynamayı tercih etmeye başlar. Ergenlik çağında yaşıtlarının etkisi artmaya devam eder ve ailenin etkisinden daha ağır basmaya başlar.

   Yetişkinlikte bedensel, bilişsel, sosyal ve duygusal değişme devam eder. Modern psikologlar gelişimi, doğumdan ölüme kadar olan bütün ömür boyu içinde incelerler. Bedensel değişiklikler bireyin aldığı gıda tarzına ve yine onun kadar Önemli olan faaliyet derecesine bağlıdır. Bilişsel değişiklikler de bireyin yaşayış biçimiyle sıkı sıkıya ilişkilidir. Diğer insanlarla faal bir biçim­de ilişki içinde olan ve zihinsel olarak öğrenmeye ve üretmeye dönük bir ya­şamı olan bireyler bilişsel zindeliklerinden ömürlerinin sonuna kadar pek bir şey kaybetmezler. Sosyal bakımdan yalıtılmış ve zihinsel yönden sönük bir çevre içinde yaşayan kimseler çabuk ihtiyarlarlar.

  Erikson yetişkinlikte Üç aşama görür. Her aşama bir ikilemle kendisini ifade eder. İlk aşama 20-30 yaşları arasında kendini gösterir ve içli dışlı yakın ilişkiler kurma, ya da insanlarla ilişki kuramadan yalıtılmış bir yaşam içinde bulunma biçiminde bir ikilemle ifade edilir. İkinci aşama 30-40 yaşları ara­sında yer alır ve üreticilik veya durgunluk biçiminde ifadesini bulur. Üçüncü aşama kırkından sonra ortaya çıkar ve ikilem benlik kay naşımı ya da çökkün­lük ve bezginlik olarak ifade edilebilir. Erikson ' un bu gelişim aşamalarını ka­bul etmeyen ve bireyin kişilik özelliklerinin aşamadan geçmeden bir süreklilik içinde ömür boyu devam ettiğini ifade eden psikologlar da vardır.

  Gelişimin en son aşaması ölümdür. Ölüm, toplumun ve bireyin dinsel İnançlarıyla sıkı sıkıya ilişkili olduğu için, bireyden bireye, aileden aileye ve bir toplumdan diğerine değişiklik gösterir. Bu konudaki araştırmalar, dinsel inançları kuvvetli olan kimselerin kendilerinin ve diğer yakınlarının ölümünü daha sakinlikle kabul etmeye hazır olduklarını göstermiştir


Son Eklenen İçerikler